Kazım Memiç

Kazım Memiç


İNSAN ONURU - DEVLET ONURU

21 Ocak 2021 - 18:35

      Günümüzde, bırakın çevremizde olup - biteni izlemeyi, dünya az gelir oldu insana. “ Uzaydan gözleniyor muyuz “ diyen insanoğlu bugün uzayı gözler oldu. Teknoloji baş döndürücü bir ivme kazandı. Yeni bilimsel kazanımlar için aylar, yıllar değil, günler üst üste yığılıyor. Şaşkına dönen bakışlar karşısında bilim, güneşe çengel atarcasına göz kamaştırıcı boyutlar kazandı. Uluslar, değişik fuarlarda bilimsel başarılarını sergilerken, üstünlük kurduklarının da zevkini ve ekonomisini yaşamaktalar.
Yeni bir yüzyıl başlarken uluslar, “ yeni düşünce” ile ulusal güçlerinin, bilimin verileri ile üstünlük kazanacaklarının bilincine ulaştılar.” İkinci Dünya Savaşı “ sonunda büyük yıkım geçiren Japonlarla Almanlar özellikle ezilmişliğin, onur kırıcılığın acısını çıkarmakta gecikmediler. Yenilgiler, ulusal
onuru kamçılarsa başarılar doruklaşır. Büyük uluslar da yenilgileri başarıya çevirmekte gecikmezler. Bunun ilk örneğini Osmanlının yenilgisini, Anadolu’da
bütün dünyaya utkusuyla Türkiye Cumhuriyetini kuranlar verdi. Ezilmiş, yok sayılmakta olan koca Türk ulusu nasıl olur da
tutsaklık zincirine boyun eğerdi. Ne diyordu Atatürk, “ Ulusal egemenlik öyle bir ışıktır ki, onun karşısında zincirler erir, tac ve tahtlar batar, yok olur. Biz Türkler, bütün tarihimiz boyunca özgürlük ve bağımsızlık timsali olmuş bir Milletiz.”
Önce, zedelenen ulus onurunu onarım gerekir. Burada almanları da örnek vermek isterim. Savaş sonunda Almanlar, her şeyden önce ulusal onuru korumayı amaçladılar. Ülkenin değişik yörelerinde “ yüze yakın tiyatroyu onardılar.” Fabrikadan, okuldan, hastaneden önce, insanları doğrudan etkileyen tiyatrolar aracılığıyla ulusal güvenci canlı tutmayı amaçladılar. Tiyatro ilk yüz yüze etkileşimdi. Bu, ulusal onuru diri tutacak ilk eylemdi ve başarılı da oldu. Toplumda atılımları ancak güven duygusu eyleme dönüştürürdü. Alman ve Japon mucizesi, ulusal onurla bütünleşince gerçekleşti. Halka yeniden varoluşu hissettirmek , inandırmak gerekir.
“ Güven, girişimciliği kamçılar. Girişimler özgür düşümeyi geliştirir. Özgür düşünce bilime basamak olur. Bilimi yakalayan uluslarsa egemenliklerini değişik biçimlerde dünyaya kolayca kanıtlarlar. Ulusal onur , yaşama nedenidir insanın . “
Ulusların yaşamında süreklilik esastır. İki atom bombası yiyen Japonlar da Almanlar gibi kenetlenerek, dünyanın “Japon mucizesi “ dediği kalkınmayı gerçekleştirirken ulusal onurun yaşatılmasında sürekliliğin ve kararlılığın doruklaşmasını gösterdiler. Asya kaplanları olarak anılan ülkelerin başarısındaki giz ulusal onurun vardığı düzeyde saklıdır. Uyanış, yeni düşünceleri pişirenlerin utkusudur.
Yeni düşüncenin kaynağı ise özgür, bilimsel eğitimdir. Eğitimde özgür düşünceyi öne çıkaramayan sistemler ancak bilgi hamalı yetiştirirler. Türkiye, bu hamallığın zincirini “Köy Enstitüleri “ uygulaması ile kırmaya çalıştı ama, ne yazık ki kösteklenmesi uzun sürmedi. İçte toprak ağaları, dışta Atatürk ilkeleriyle Türkiyenin kalkınmasını istemeyenler, bu özgün kurum ancak on iki yıl sürdü. 1940 - 1952 yılları arasında ülkemizin 21ayrı yerinde açılan Enstitüler, 17 bin Öğretmen yetiştirdi. Bunun yanında çok gerekli olan sağlıkçılar da Enstitülerin uygulamasında vardı.
Köy Enstitüleriözgündüşünce ve İşEğitimi temeline oturtulmuştu. Cumhuriyetin, laik, demokratik - Hukuk Devleti olma yolunda özgür yurttaşlar yetiştirmeyi amaçlıyordu. O kısa sürede bile halkın uyanışını sağlama yolunda iz bırakacak başarılar sağlayan bu kuruma yazık ettiler. Köy Enstitülerini kapatanlar, geleceğin de karartılmasında bir sakınca görmediler. Birilerinin egemenliği ulusun egemenliğini gölgeledi ve bu durum o günden günümüze sürüp gidiyor. Türk Eğitimi yaz-boz halinde, her gün daha da karanlığa sürükleniyor. Uluslararasındaki yerimiz, son sıralara düşerken, bu durumu yaratanlar görmezden geliyorlar.
Köy Enstitüleri devam etseydi Asya Kaplanlarından önce,
“Anadolu Kaplanları” alkışlanır olacaktı. Dünya, bize özgü bu sistemi alarak kalkınmada şaşılacak başarılara imza atıyorlar.
İnsan onuru için önce eğitim. Bireyin eğitiminden özgür yurttaş eğitimine ulaşan ülkeler, eğitimin yılmaz cazibesini çoktan yakaladılar. Bilimin dal uçlarından meyvesini devşiriyorlar. Ulusal gelirlerinin önemli bölümünü eğitime ayırarak geleceği şimdiden kucaklamak istiyorlar. Bizdeki bilim dışı uygulamalarsa ancak gerçek yurtseverlerde hüzün kaynağı oluyor. Acemi dokumacılar gibi ipler direzin ile kücüler arasında nasıl kopar, karışırsa çözülmesi zor hale gelen eğitimi de aynı hale getirenler, bilisiz halkla mutlu olduklarını söyleyebiliyorlar.
Onların deyimiyle “ Cahil halk söz dinleyen en güzel halktır !”

 Öyle olunduğu içindir ki elimiz bir türlü ağzımıza ulaşmıyor. Para babalarının kapılarında diz çökenler yüksek faizle borçlanıyor; ülke soyulmaya devam olunuyor.
Ulusal onur eğitimle başlar. “Milli Eğitim” diyoruz ama ne kadar Milli Eğitim’dir; katsayısını düşünmek gerek. Bırakınız sistemim işleyişini, bir iktidarın değişik bakanları, kendine özgü oluşumlar geliştirebiliyor, hatta kimi zaman kendileriyle bile çelişebiliyor. Daha ötesi, Bakan’ın hiç haberi olmadan, kamu oyunda da tartışılmadan üç - beş milletvekili, kafalarına göre bir teklif vererek, eğitimin başlangıcını 4+4+4 gibi ucube bir şekli eğitimin içinde karmaşayı yaşatabiliyor...
Plan derken plansızlık, program derlen dağınıklık sürüp gidiyor. Eğitimin temel yasasında, amaçlarda (kağıt üstünde) güzel söylemler var. Var da uygulayan yok. Anayasa der
dururuz. Hazırını uygulayabilsek bile “Devlet Onuru”nu kurtarabiliriz. İngilizlerin yazılı bir anayasaları yok. Orada demokrasi yok mu diyeceğiz. Önemli olan insanların vicdanlarında hak ve hukuk yerleşmiş olsun.
Üç- beş oy uğruna, iktidarlarını sürdürme uğruna Ulusun geleceğini onursuzluklarına feda ediyorlar. Okullaşma çağın gereklerine göre yapılması gerekirken, oya göre okullaşma
yapılırsa bunun neresi Milli Eğitim olur ? Politikacı odur ki iktidarlarını ulusun geleceğine adar, uluslarla yarışı devlet onuru sayar. Tuttuğu meşale oranında toplumun saygısını kazanır. Gelecek on yılın, yirmi yılın değil, elli yılın, yüz yılın ufkunu görür siyaset insanı.
Okullaşmada duyulan gereksinim ön plana alınır. Eğitimi bitirince uzmanlık dalında iş olanağı yaratılır. Üretimi arttırarak yatırımları da yetişen gençlerin yeteneklerine sunar; işsizlikle karambol yaratılmaz.
Ne acıdır ki hukukçu çobanlarımız var, ziraat mühendisi, makine mühendisi ... ünvanlı AVM’lerde gişe görevlilerimiz, öğretmen rozetli temizlikçimiz var. Yani verdiğimiz üniversite eğitimi sonunda sokağa salınan gençlere ne bulursan ye anlayışıyla sahipsiz bırakılmak devlet onurunun kaçıncı katsayısı olur?
Bir toplumun onurlu başlangıcı elbette eğitimle başlar. Eğitimin vazgeçilmezi de Öğretmendir. Devlet, Öğretmen yetiştirmeyi Atatürk döneminde belli sisteme oturtmuş, “ Öğretmenler, Cumhuriyeti biz kurduk, onu geliştirecek ve yüceltecek sizlersiniz. Cumhuriyet sizden fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür nesiller ister. Yeni nesil sizin eseriniz olacaktır”. Zira, “ Milletleri kurtaranlar yalnız ve ancak Öğretmenlerdir,” uyarısını yapmış, mesleğin çok önemli olduğunu vurgulamıştı.

 Öğretmen Okullarını kapatıp, Üniversitelere bu görevi vermek, çoğu kez sıradanlaşıyor ve gereğinden fazla da öğrenci alarak diploma aldıklarında boşlukta bırakılıyor. Öğretmen yetiştirmeyi ayrıcalıklı bir eğitim olarak ele almak zorundayız. İlköğretim sekiz yıl kesintisiz uygulanmalı; ilköğretimi bitirenler arasında yapılan sınavla Önce Öğretmen liselerine, sonra da Öğretmen Akademilerine alınmalı. Gerekli dallarda eğitilen gençler mezun olunca atanmalı. Ülkenin en zeki çocuklarını seçip özgür düşünceli öğretmen yetiştirirseniz ülke onurunun da aynı anda doruklaştığı görülür..
Çıkış yolu, eğitimin ışığını yakalamaktadır. Ezber eğitim yerine, çağdaş, işe ve uygulamaya dayalı, düşünce özgürlüğü içinde öğretmen - öğrenci ilişkilerini de pozitif bir bakışla sağlamalı. Yeter ki güneşi görmeye hedefleyen anlayış egemen olsun. Özgür olmayı önce bilime tanıyalım. Çünkü, “ Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.”
Ülke onuru, özgür yurttaşların mutluluğunda saklıdır. Öncelikle yurttaşların birlik düşüncesi eğitimle pekiştirilmeli, aynı yurtta yaşamaktan sevinç duyulacak bir yurttaşlık eğitimi verilmeli. Bu konuda sıkça kullandığım, Atatürk’ün, eğitimimizin rotası olan bir sözünü anımsatacağım.
“ Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri eğitimin sınırı ne olursa olsun, ilk önce ve ner şeyden önce, Türkiye’nin geleceğine, kendi benliğine, ulusal geleneklerine aykırı olan bütün unsurlarla savaşma gereği öğretilmelidir. “ ————21 Ocak 2021/ Kazım Memiç---------------

Bu yazı 481 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum